16 Nisan 2008 Çarşamba

İnsanlık suçu

Yazarlar / Serdar Akinan

İnsanlık suçu



Küresel ekonomide gelecek falı nelere bakılarak açılır biliyor musunuz?

Petrol, hububat ve hayvansal protein kaynaklarındaki üretim ve tüketim oranlarına...

Şimdi ilk bakışta karmaşık gelecek farklı farklı göstergelere kısaca bir bakalım mı?

Petrolün varili 100 doları çoktan geçti. Bu kritik eşikti...

Küresel ısınmadan ve petrol bağımlılığından kurtulmak için bio-yakıt’a geçiliyor...

Amerika 2017 yılında 35 milyar varil fosildışı yakıt üretmeyi hedeflediğini resmen açıkladı.

Bunun ne anlama geldiğini bugünden bir örnekle anlayalım.

Geçen yıl ABD’de üretilen mısırın yüzde 20’si etanol üretiminde kullanıldı.

Ne kadar işe yaradı?

Amerika’da kullanılan taşıtlardaki yakıtın yüzde 2’sini karşıladı.

Dünyada ise tam 90 milyon insan ABD’den alınan mısırla besleniyor.

Veya şöyle bir örnek vereyim.

Bir jipin deposunu dolduracak miktarda bio-yakıt için tüketilmesi gereken tahılla bir köy halkı tam bir yıl beslenebilir.

Ucuz yiyecek devri dünyada bitti.

Mısır fiyatları 10 ayda 2 katına fırladı. Buğday yüzde 50 arttı.

Peki protein ihtiyacımızı karşılayan hayvanlar neyle besleniyor?

Tahılla...

OECD ve BM Dünya Gıda Örgütü tahminlerine göre bio-yakıt talebi üç yıl içinde yüzde 170 oranında artacak ve gıda/fiyat oranı da gelecek 10 yılda yüzde 20 ila yüzde 50 arasında artış gösterecek.

Buğday dünyanın yüzde 65’ini doyuruyor. Ancak küresel ısınmadan ve bio-yakıt baskısından ötürü hububat üretiminde çok ciddi düşüş sinyalleri var.

Toplamda 400-425 milyar dolarlık bir pazardan söz ediyoruz.

Buğday fiyatları yüzde 150 arttı. Pirinç tam 2 katı pahalandı ve tam 40 ülke ihracatını dondurdu.

Çin ve Hindistan toplumları, yani milyarlarca insan “yeme alışkanlıklarını” değiştiriyor... Sebze/tahıldan proteine dönüyorlar...

Bu ne demek biliyor musunuz? Hayvanlar tahılla beslendiği için daha çok tahıl üretimi demek.

Yani?

Gıda krizi...

Geçen yıl ABD’de toplam 5 milyar etanol üretimi 100 işletme yapıyordu.

Hedef 300 tesis... Bunların yarısı tamamlandığında küresel gıda politikasının yeniden tanımlanması gerekecek.

Bu rakkamları neden veriyorum?

Pirinç ve buğdaydaki fiyat artışları medyada kendine daha fazla yer bulmaya başladı.

Meselenin ne boyutta olduğunu görmemiz gerek.

Küreselleşmenin; neo-liberal politikaların dünyaya dayattığı tüketim kültürü kanlı bir sona götürüyor insanlığı...

Ahir ömrümüzde, korkarım ki bir kıyamete tanıklık edeceğiz.

İzleyicilerin ahmak aktör olduğu bu oyun aynalar kırıldığında bitecek.

Ekranlarda izlediğimiz vahşet görüntülerinin ne denli sahici olduğunu o kameralar bizi çekmeye başladığında anlayacağız.

Ki sanırım çok uzun sürmeyecek.

30 Ocak 2008 Çarşamba

Yılmaz Özdil bilindik hikayeyi yazmış bugün. Anlayana...

Sarı öküz



SÖMESTR başladı.

Karne hediyesi olarak ne versem acaba diye düşünüyordum, karınca kararınca, şu meşhur hikáyeyi vermek geldi aklıma.


Yetişkinlerin işine yaramadı...

Belki çocukların işine yarar.

*

Ormanın birinde...

Aslanlar toplanmış.

"Yahu" demişler, "Hesapta kralız, açlıktan öleceğiz birader... Maymuna saldırsak, ağaca kaçıyor; fillere saldırsak, fazla büyük... Ceylanlar hızlı, yetişemiyoruz; kuşa dalsak, uçuyor; e balık yakalayacak halimiz de yok... N’aapsak?"

Bir tanesi "En iyisi, öküzlere saldıralım" demiş, "iri yarı görünüyorlar ama, ne pençeleri var, ne dişleri diş... Tam dişimize göre!"

Olur mu? Olur.

Hücum!

Ama evdeki hesap çarşıya uymamış; öküz, öyle yabana atılacak hayvan değilmiş meğer... Organize oluyorlar, topluca savunma yapıyorlar, püskürtüyorlarmış.

Aslanlar aç bilaç.

N’aapsak, n’aapsak?

"Tilkiye danışalım" demişler.

Tilki "kolay" demiş, "beni, öküzlerin yaşadığı zengin otlakların prensi yapın, işinizi halledeyim..."

Kabul etmişler.

Tilki, elinde beyaz bayrakla öküzlere gitmiş, "saygıdeğer öküzler" demiş, "aslında aslanlar uysaldır, sizi de çok seviyorlar... Ama şu aranızdaki sarı öküz var ya, sarı öküz, işte sorun o... Görünce tahrik oluyorlar, canları çekiyor, verin şu sarı öküzü, kurtulun kardeşim, huzur içinde yaşayın!"

Öküz heyeti düşünmüş taşınmış, "bana dokunmayan yılan bin yaşasın" mantığıyla, verivemişler sarı öküzü...

Aslanlar da afiyetle yemiş.

Bir gün, iki gün...

Tilki gene gelmiş.

"Bakın gördüğünüz gibi, saldırılar kesildi, mutlu mutlu yaşıyorsunuz" demiş ve eklemiş: "Ama şu benekli öküz var ya, benekli öküz, o burada olduğu sürece size rahat yüzü yok arkadaş, canları çekiyor, verin, kurtulun!"

Öküz heyeti düşünmüş, "otlağın selameti için" teslim etmiş benekli öküzü.

Üç gün, dört gün...

Tilki gene gelmiş.

Kuyruğu uzun olanı...

Burnu beyaz olanı...

Tombul olanı...


Tek tek alıp, gitmiş.

Otlak seyrelmiş.

Aslanlar semirmiş.

Bir gün... Tilki gelmemiş!

Gerek kalmamış çünkü.

Direkt aslan gelmiş.

"Hanginizi istiyorsam, canım hanginizi çekiyorsa, onu vereceksiniz, adamı hasta etmeyin" demiş.

Otların arasında tir tir titreyen, tek tük kalmış öküzler, "keşke sarı öküzü vermeseydik" demiş ama, iş işten geçmiş.

*

İşte böyle çocuklar...

Öküzlük böyle bir şey.

11 Kasım 2007 Pazar

Suudi Arabistan Kralı ve T.C. Cumhurbaşkanı


Ne diyeceğimi bilemiyorum! Ülkemin cumhurbaşkanı Kral Fahd'ın kaldığı otele, onu ziyarete gidiyor. Benim ülkemde, benim cumhurbaşkanımın başka bir ülke liderinin ayağına gitmesini hazmedemiyorum.

Biz buna layık mıyız?

26 Ekim 2007 Cuma

Bu günkü yazı Yılmaz Özdil'den. Ben çok etkilendim.


DENİYOR ki... "F4’lerimiz, F16’larımız vuruyor."
F4’ler, F16’lar vurmaz.
Onlara hayat veren yürekler vurur.

*
7 yıl önce...
ABD’nin Meksika sınırındaki Teksas eyaletine bağlı San Antonio şehrinin Del Rio kasabası... Çöl.
(Gitmeye kalkarsan, İstanbul’dan Chicago’ya uçuyorsun, oradan Dallas’a aktarma yapıyorsun, Dallas’tan biniyorsun, kovboy filmlerinden tanıdığın Rio Grande Nehri’ni seyrede seyrede, San Antonio’ya varıyorsun, bitmiyor, San Antonio’da otomobil kiralıyorsun, etrafta bir Allah’ın kulu yok, kaktüslere baka baka 5 saat gidiyorsun, galiba kaybolduk derken, nihayet Del Rio’dasın... 25 saat.)
"Dur" diyorlar...
Kimliğini gösteriyorsun, bariyer açılıyor, giriyorsun, Laughlin Hava Üssü’ndesin.
1940’ta kurulmuş. ABD’nin en seçkin pilotları burada yetişiyor. Mezunları arasında iki tane astronot bile var.
"Dünyanın en zorlu uçuş eğitim merkezi" olduğu söyleniyor. Şansın, binde bir... Çünkü, bu okula kabul edilen pilot teğmenlerin, anca binde biri mezun oluyor!
54 haftalık eğitime, Amerikalıların yanı sıra, Batılı ülkelerin "gelecek vaat eden ve çok özel sınavları geçmeyi başaran" teğmenleri de kabul ediliyor.

İşte o, orada...
İzmirli. Almanya’da işçi olarak çalışan bir babanın, ev kadını bir annenin oğlu...
Alsancak Ortaokulu’nu bitirmiş, sonra Kuleli, ardından Hava Harp Okulu.

O da ne?

İstiklal Marşı çalınıyor, Türk bayrağı çekilmiş, Amerikalı subaylar selam veriyor...

Çünkü, o Türk teğmen, anadili İngilizce olmadığı halde Amerikalıları geride bırakmış, metal kanatlı kuşlara oyuncak muamelesi yapmış, ABD’nin gözde teğmenleriyle kedinin fareyle oynadığı gibi oynamış, bıçak sırtı kanyonlara hayalet gibi süzülmüş, "nerde bu" diye arananların arkasından gülümsemiş, gözükaralığı ile en tecrübeli eğitimcileri bile kendine hayran bırakarak, binde bir olmayı başarmış...

Üzerinde Türk Hava Kuvvetleri’nin üniforması, brövesi takılıyor...

İstiklal Marşı ondan.

*

Bugün, Yüzbaşı.

Malatya Erhaç’ta... Altında F4.

Hani şu "vuruyor" denilenlerden.

*

Tanımanızı istedim ama, adı bende saklı.

Çünkü tek değil.

Birini yazıp, öbürlerini yazmasak olmaz...

Aynı yollardan geçen, Amerikalıların "bunlara bröve takıyoruz ama, umarız bir gün başımıza bela olmazlar" diye endişelendiği, yüzlercesi var.

*

Rahat ol Türkiye.

Senin ulusun sadece laf üreten yeteneksizlerden ibaret değil, rahat ol.

22 Ekim 2007 Pazartesi

Komplo Yok

Mahir Kaynak'ın geçen günkü yazısının, dün 12 askerimizi şehit verdiğimiz olayın üzerine MUTLAKA okunması gerekeyir diye düşündüm:

Eski bir yazımın başlığını yeniden kullanıyorum. Çünkü yaşadığımız olaylara bazıları doğal bir süreç olarak bakarken gelişmeler bir projenin uygulanması olarak da yorumlanabiliyor.

11 Eylül’den beri birbiriyle zıt iki düşünce arasında bocalıyoruz. Bir yandan bu eylemin El-Kaidenin ABD’den intikam almak, onu cezalandırmak için yaptığı ve somut hiçbir siyasi hedefi olmadığı söyleniyor, diğer yandan tüm olanların ABD’nin Dünya ölçeğinde uygulamayı planladığı bir operasyonun gerekçesi olarak hazırlandığı iddia ediliyor. Yani bir taraf bir eylem yapıyor ve karşı taraf buna tepki gösteriyor. Bu zincirleme bir reaksiyona neden oluyor ve kimsenin önceden hesap etmediği, tarafların gücünü aşan sonuçlara yol açıyor ya da her şey bir projenin ürünü.

Ülkemizdeki gelişmeleri bardağı taşıran son damlayla açıklıyoruz. Öcalan yıllarca Suriye’de yaşıyor, eylemlerini buradan yönetiyor ama bir gün sabrımız taşıyor ve onun Suriye dışına çıkarılmasına sebep olacak girişimler yapıyoruz. Daha sonraki yaşananlar, yani Öcalan’ın Avrupa macerası, Kenya’ya sığınması ve yakalanması önceden hesaplanmayan bir süreç olarak görülüyor. Mesela ABD’nin PKK’yı kontrol etme gibi bir projesi bu olayları açıklamakta söz konusu edilmiyor.

Bugüne gelirsek PKK’nın eylemlerini artırdığını görüyoruz. Bunun amacını açıklamak çok zor değil. Mesela örgütün dağılmasını engellemek, militanlarının morallerini yükseltmek için yaptığını söyleriz ve buna kimse itiraz edemez. Ancak onun bu eylemleri bardağı taşıran son damla oluyor ve biz Kuzey Irak’a askeri bir müdahaleye karar veriyoruz.

Eğer bir gücün Türkiye’yi böyle bir karara yöneltmek için PKK adı altında ya da kontrol ettiği PKK unsurlarını kullanarak eylemler yaptırdığını ve amacının ülkemizi bu davranışa yönlendirmek olduğunu söylerseniz komplo teoricisi olursunuz ve sözleriniz ciddiye alınmaz.

Komplocu olmayan görüş dünyadaki gelişmelerin bazı kişi ve örgütlerin kendi inisiyatifleriyle gerçekleştirdikleri eylemler ve meşru yönetimlerin gösterdiği tepkilerin sonucu olduğunu söylüyor. Kimse önceden bir plan ve proje hazırlamıyor. Ülkeleri yönetenler her sabah kalkıp kötü insanların gece neler yaptığını öğreniyor ve gereken karşılığı veriyor.

PKK eylem yapıyor, halkımız büyük bir tepki gösteriyor ve hükümet halkın duygularına kayıtsız kalamadığı için sınır ötesi harekata karar veriyor. Olaylar bu kadar sade iken bazı komplo teoricileri bu girişimin artık kullanılmasına gerek kalmayan PKK’nın tasfiyesi amacını taşıdığını, Kürt bölgesinin yönetiminin feodallere bırakıldığını ve bunların burjuvalaşarak yeni yönetici zümreyi oluşturmasının planlandığını söylüyor.

ABD’ni dize getiriyoruz. Ermeni tasarısında geri adım atıyorlar, PKK’nın Irak dışında bir yere sürülmesini sağlıyorlar. Belki bizden bunlara karşılık bazı küçük talepleri olabilir ve Kuzey Irak’taki yönetime yumuşak davranmamız istenebilir. Ancak ne dünyada ne de bölgede tek bir güç egemen değil. Bizim sadece PKK ile yetinmeyip Barzani’ye karşı da tavır almamızı isteyenler neyi amaçlıyor? Ayrıca Barzani ve ailesi neden Türkiye’de yatırım yapıyorlar?

19 Ekim 2007 Cuma

Türkiye'nin iletişim alt yapısına sabotaj

İnternet ve Hukuk Platformu Kurucusu Füsun Nebil diyor ki;
"kesilen fiber kabloların yerlerini bir basın toplantısıyla açıklayan Türk Telekom yetkilileri, yapılan sabotajı anlatır iken, ulusal güvenlik gereği son derece gizli tutulması gereken Türkiye’nin iletişim haritasını TV ve gazeteler aracılığıyla milyonlarca insana deşifre etmişlerdir. Türkiye’nin telefon ve internet iletişim altyapısını sağlayan haritasının deşifre edilmesiyle, terörist grupların, sabotajcıların işleri kolaylaşmıştır. Yetkililer, bu kadar stratejik önemi olan bir haritayı, bu tür sonuçları fark edemeyip, nasıl kamuoyuna sunabilirler?"


Şimdi on puanlık uzman sorusu :
Turk(!) Telekom'u elinde tutan şirketin bir Türk şirketi olmamasıyla bunun arasında bir ilişki var mıdır?


11 Ekim 2007 Perşembe

K.Irak'a girmek ya da girmemek, işte bütün mesele bu!

Bu kez Irak’a girersek bir daha çıkamayacağımızı düSerdar Turgut'un 11 Ekim 2007'de, Akşam gazetesindeki yazısını aynen aktarıyorum.

Büyük oyun

Bu kez Irak’a girersek bir daha çıkamayacağımızı düşünüyorum. Tamamen tersine açıklamalar yapıyor gözükseler de ABD’nin de bu kez sınır ötesi operasyondan yana olduğunu düşünüyorum. Açıklamalarını daha eskiden aynı konudaki açıklamaları ile karşılaştırın göreceksiniz ki ifadeler yumuşatılmış durumda

Savaş öncesi tezkere tartışmalarında ben net biçimde tezkerenin çıkması ve Türkiye’nin ABD ile birlikte hareket etmesini savunan yazılar yazmıştım. Çıkış noktam o dönemde hareketlenmemizin uzun dönemli çıkarımız yönünde olacağıydı. Basitçe en azından durumun bugün olduğundan daha kötü olmasının mümkün olmadığını düşünüyordum. Dinci anti-Amerikanizm o dönemdeki hissi tartışmalarda üstün geldi ve bir strateji çizmeye ve uzun dönemde farklı bir politika oluşmasına yardımcı olmaya çalışanlar tartışmayı kaybetti. O günden bu yana bölgede kontrolümüzü gittikçe kaybettik, terör tırmandı. Kuzey Irak artık başka bir ülke, bütün bunlar oldu.

Bazı insanlar olan biteni Amerika’nın Türkiye’den o dönemin hesabını sorması sürecine bağlıyorlar. Bu da doğru olabilir, çünkü her büyük devlet kendi çıkarları zedelendiğinde cezalandırıcı olabilir bu da normaldir.

Bu olasılığı da göz önüne alarak yeni bir tezkere tartışması ortamında ben, ilk tezkere tartışmasının tamamen aksi olarak bu tezkerenin geçmesine ve sınır ötesi operasyona karşıyım.

Çünkü bu kez Irak’a girersek bir daha çıkamayacağımızı düşünüyorum.

Üstelik tamamen tersine açıklamalar yapıyor gözükseler de ABD’nin de bu kez sınır ötesi operasyondan yana olduğunu düşünüyorum. Açıklamalarını daha eskiden aynı konudaki açıklamaları ile karşılaştırın göreceksiniz ki ifadeler yumuşatılmış durumda. ‘Girmeseniz daha iyi olur’ türünde açıklamalar yapılıyor bu kez.

Peki Amerika sınır ötesi operasyonun yapılmasını neden istiyor olabilir? Şundan istiyor:

ABD’nin orta vadeli planda Irak’ta sokakların güvenliğini sağlama işinden tamamen çıkmak ve sokaklardan merkezlerine çekilmek istiyor. Kuzey Irak’ta da yeni merkezler oluşturdular, hazır bekliyor bunlar. Askerlerin yapamadığını özel askeri milisler yapmaya çalıştı (Blackwater gibi) onlar da beceremedi bu işi, sokakların güvenliğini sağlayacak gücün bölgenin kültürüne, ideolojisine yabancı olmaması gerekiyor. Bu işi yapacak ideal güç Türk askeri olabilir.

Evet bir kez Irak’a girersek bir daha çıkamayacağız, çünkü batağın tamamen içine çekileceğiz ve Amerikan ordusu merkezlerin güvenliğine çekilmişken biz sokaklarda olacağız. Burada başlatılan somut ilişki sonucunda belki İran’a daha sonra yapılacak bir müdahalede de ABD ile Türkiye’nin birlikte hareket etmesinin yolu açılacak.

Bunlar son derece tehlikeli gelişmeler. Şunu da söyleyeyim; bir devlet bu adımları atmaya karar da verebilir, diyeceğimiz hiçbir şey olamaz, ama kontrolün kısmen de olsa bizde olması gerekir o durumda. Bu sefer tamamen kontrolümüz dışındaki olayların içine çekiliyoruz maalesef. İlk tezkereyi desteklemem de o dönemde işin başında olunduğundan, süreç içinde bazı gelişmeleri bizlerin kontrol etme imkanımız olacağını düşündüğümdendi.

Türkiye’de büyük infial yaratacağı bilindiği halde son katliam neden yapıldı. Bunun üstünde düşünmemiz gerekiyor. PKK terör örgütünün böylesine bir katliamdan sonra sınır ötesi operasyon kararının gündeme geleceğini görmemesi mümkün değil. Onlar da bizi bir işin içine çekmek isteyebilirler bunu da unutmayalım. PKK’nın Irak’taki bölümü ve İran’daki bölümü bölgede ABD’nin bazı işlerinde taşeron olarak kullanılıyor. PJAK grubunun adamları Washington’a resmi ziyarete bile gidiyorlar.

Dolayısıyla katliam olur olmaz, içgüdüsel olarak girelim bu işi bitirelim demek rasyonel değil. Büyük devletler kararlarını kalpleriyle değil beyinleriyle alırlar. Yapmayı planladığımız işi olası tüm sonuçlarıyla düşünmeliyiz. Irak’a bir kere kalıcı olarak girildiğinde, çıkış olası gibi gözükmüyor. ABD’nin yapmadığını, yapamadıklarını yapmak için çekiliyor olabiliriz bölgeye. Anti-Amerikan olmayan bir yazar olarak benim tavrım böyle. Bir oyun oynanıyor hem de büyük oyun bu. Ülkemin çıkarları neredeyse orada durmaya çalışıyorum sadece.


Serdar TURGUT